Yorumla.org

  Ana Sayfa
  Astroloji
  Aşk & Sevgi
  Atasözleri
  Atatürk
  Belirli Günler
  Bilim ve Teknoloji
  Biyografiler
  Borsa
  Dekorasyon
  Diziler
  Eğitim ve Öğretim
  Elektronik
  Enteresan Olaylar
  Fotoğrafçılık
  Genel Kültür
  Güzel Sözler
  Hayata Dair
  Hayvanlar Alemi
  Her Telden
  İsim Sözlüğü
  Kadınca
  Kampanyalar
  Messenger
  Mizah
  Motorlu Araçlar
  Müzik
  Oyun Hileleri
  Pratik Yemekler
  Sağlık
  Sinema
  Turizm
  Webmaster
  Yemek Tarifleri

eXTReMe Tracker

Site içi Arama


  Konu : Hatice hemşire | Hit: 136

Can, sanat okulunu yeni bitirmişti. Lise ve dengi okullardan o yıllarda yedeksubaylık hakkı kaldırılmış olduğundan yerine 'yedeksubay öğretmenlik hakkı' tanınmıştı.
Askerliğini her hangi bir köyde öğretmen olarak yapacaktı. Kuralar çekildi, Amasya çıktı. Amasya Altıncı Er Eğitim Tugayında üç ay eğitim görüp, Merzifon kazasının Bulak Köyü'nde öğretmenliğe başlayacaktı.
Üç aylık eğitimleri biter bitmez, Merzifon'un ilçe ve köylerinde öğretmenlik yapacak öğretmen adayları en kısa zamanda Merzifon Milli Eğitimince ‘Misafir’ edildiler.
Can Beyin, Bulak köyüne gitmesi için Perşembe gününü beklemesi gerekiyordu. Ogün Merzifon'un pazarıydı. Köyden pazara alışveriş için muhakkak gelenler olurdu. Çünkü Merzifon Milli Eğitiminden yetkili kişiler öyle söylemişlerdi Can Beye.
Can Beyin uzun bir süre ailesinden ilk ayrılışıydı. Büyük şehirde doğup büyümüş, ilk defa köy hayatını tadacaktı. Bir bavulundan başka yanında hiçbir şeyi yoktu. Perşembe günü geldi, Merzifon dışından gelen kamyon minibüs ve otobüslere nereden geldiklerini soruyor, birazdan ‘Bulak köyünden de gelenler olur' cevabını alıyordu.
Can’da büyük bir heyecan vardı. Nihayet üstü açık bir kamyona dolmuş belki otuz kırk kişinin bindiği vasıtanın şoförüne sorduğunda şoför:
“ -Bu kamyon Bulak köyünden geliyor” cevabını almıştı. Şoför:
" -Hayrola hemşehrim ne yapıcan Bulak köyünü" dedi. Can da:
" -O köye öğretmen olarak atandım; köye giderken beni de alabilir misiniz?”
" -Ooo! Hocam hoş gelmişsiniz." Kamyondan atlayan gençlere, arkadaşlarına Can’ı gösterip:
" -Bak bu hocamız yeni atanmış, bizim köye gidecek” dediğinde çevresini köylüler sarmış hepside teker teker:
" -Hoş geldiniz" deyip hatırını sormuşlardı. Şoför koluna girip, bir kahvenin yanına kadar götürdü. Sonrada bir iskemle çekip:
" -Buyurun hocam! Oturun, ben size şimdi bi çay söyleyimde içiniz ısınsın" deyip Can’ı sandalyeye oturttuktan sonra:
“ -Bu kahve bizim köy halkının toplandığı kahve. Saat üçte kalkarız" deyip ayrılmıştı. Can saat üçe kadar gezdi dolaştı, saat üçte; kahvede toplanan köylülerle birlikte kamyona bindiler. Tabi Can ‘Öğretmen’di onu şoförün yanına aldılar, bir saat sonra köydeydiler. Köy girişindeki mezarlık geçildi, sonra okul göründü, kamyon okulun önünde durup, şoför Can’a:
" -Aha hocam burası okulun" dedi. Can teşekkür edip kamyondan indi. Kamyonun üzerindeki köylülere el sallayıp okula doğru yöneldi. Etrafı duvarla çevrilmiş beyaz boyalı tek katli bir yapının bahçesinde, çevresinde sekiz on çocuk bulunan bir işçiye doğru yaklaştı.
Elinde kazma ile toprağı kazan ve öğrenci olduğu giysilerinden belli bir çocuğun kazılmış toprağı kürekle attığı bir anda:
" -Merhaba beyefendi ben okul müdürü ile görüşecektim" demiştide adam Can’ı şöyle bir yukardan aşağı süzüp:
" -Buyurun ben okul müdürü Abdulkadir" demişti. Can bir okul müdürü olarak tahmin edemediği işçinin okul müdürü çıkmasının şaşkınlığını üzerinden atamadan:
" -Yeni atanan öğretmensiniz herhalde. Hoş geldiniz! ben Abdülkadir" deyip elini uzattı. Can:
" -Hoş bulduk bende yeni atanan öğretmen Can” dedi.
"-Hocam Milli Eğitimden söylemişlerdi aday öğretmenler gelecek" diye.
Müdür Abdulkadir Bey, okulun bitişiğindeki öğretmen evinde oturuyordu. Kapı önündeki bir sekiye oturdular Abdülkadir hoca yüksek bir sesle:
" -Kadriye gel hele bir" diye seslendi. İçerden sarışın başı örtülü bir bayan çıktı.
“ -Bak bu bahsettiğim hoca. Hani geleceğini söylemiştim ya” bayanda:
" -Hoş geldin" deyip o’da sekiye oturdu. Abdülkadir hoca, evinin bitişiğindeki kümesten irice bir horoz yakalayıp eşinden bir bıçak istedi ve horozu oracıkta kesti:
" -Şunu bir pişir bakalım! Hocamızın karnı açtır, nede olsa yoldan geldi.”
Can Beyi, Abdülkadir öğretmen birkaç gün evinde misafir etti. Köyün muhtarıyla tanıştırdı. Köyün hatırı sayılır zenginlerinden üç tane ağa vardı. Bu ağaların her birinin ‘misafir evleri’ vardı. Köye dışardan kim gelirse muhtar veya öğretmen vasıtasıyla misafir evlerinde misafir edilirlerdi.
Abdülkadir Hoca Çakırların Murat Ağa’nın evine Can hocayı yerleştirdi.
Can, öğretmenliğinin ikinci ayında köyden iki odası ve bir antresi bulunan Kâzım Ağa’nın evine yerleşti. Şehirden her aylığını alışında, ev eksiklerini tamamlıyordu.
Can ikinci ve üçüncü sınıfları, başka bir oda olmadığından birinci sınıfları okutan Eğitmen Mehmet Beyle paylaşıyordu. Abdülkadir Beyde; dört ve beşinci sınıfları başka bir odada okutuyorlardı.
Can daha sonra Ankara'dan yanına büyük annesini de getirmiş, köy hayatı Can'ın pek bir hoşuna gider olmuştu. Can ayrıca Ankara'daki ailesine artık para bile gönderiyor Onlara da bakıyordu.
Can'ın okuttuğu sınıf içinde Hatice isminde bir öğrencisi vardı. Öğretmenliğinin daha ilk günlerinde; Hatice, kendini çalışkanlığı ve terbiyesi ile Can'a öğretmenine kabul ettirmiş, Can'ın beğenisini kazanmıştı. Can Öğrencisi Hatice'ye hep ‘beşinci sınıf’ soruları sorar o seviyenin de ‘üstünde’ görüp Hatice'ye ‘ortaokul’ birinci ve ikinci sınıf soruları sorar olmuştu.
İkinci ve üçüncü sınıfları okutmasına rağmen; Hatice'yi bu sınıflardaki öğrencilerden ayrı tutuyordu. İkinci ve üçüncü sınıf sorularını aklından daha öğretmen sorusunu bitirmeden cevaplıyordu.
Bir gün Can, Hatice'ye:
" -Kızım seni çok seviyorum. Çalışmalarını takdir ediyorum, baban yarın bir okula gelsin onunla konuşacaklarım var" demiş, Hatice'nin babası geldiğinde:
" -Bak Rıza Emmi! kızın Hatice Okulumuzun en çalışkan öğrencisi, benim ekonomik durumum iyi değil, nasıl olsa bu ‘kız çocuğu okumaz’ diye düşünme sakın! Ben şunun şurasında iki sene bulunacağım köyünüzde. Bana söz ver, Hatice'yi okutacaksın" demişti de Hatice’nin babasından; 'okutacağına dair' söz almıştı.
Hatice'nin kendi kafasından düşündüğü şeyleri Can’ın yapmış olması, ayrıca Hatice'nin çok hoşuna gitmişti. Üçüncü sınıfta olmasına rağmen; beşinci sınıftaki öğrenciler gibi duruyor, uzun boylu ve iri kemikli olması; ayrıca Hatice'yi diğer öğrencilerden ayırıyordu.
Can çoğu kez büyük annesine:
" –Anacım, Hatice çok terbiyeli ve çalışkan bir kız, Ankara'ya dönelim zamanı gelsin Hatice'yi kardeşime alalım ne dersin" dediğinde de anası:
" -İyi olur ne bileyim Rabb'im o günleri bana gösterecek mi?" demişti.
Aradan iki sene geçmiş, Can öğretmenlik günlerinin sonuna gelmişti. Bir gün Hatice'yi ders bitiminde yanına çağırmış, ufak bir kutudan çıkarmış olduğu altın kolyeyi Hatice'nin boynuna takmış:
" -Bu kolye benden sana hatıra. Hayatının sonuna kadar bunu üzeninde taşı” demişti. Hatice öğretmeninin bu hareketine çok sevinmiş, içinden öğretmenine ‘aşık’ olmuştu. On yaşındaydı. Öğretmeni ise ondokuz yaşında. İçinden birtakım şeyleri düşünürken kendine geldi:
“ -Öğretmenim bende sizin gibi okuyup bir yerlere gelirsem, benimde size bir sürprizim olacak ama şimdi size teşekkürden başka bir şey veremiyorum” demiş, bu da Can’ı çok duygulandırmıştı.
Hatice ilkokuldan sonra ortaokulu da bitirir. Kısa zamanda hayata atılıp, ailesine bakmak zorundadır, İmtihanla önce hemşirelik, sonra da yüksek hemşirelik bölümlerini bitirir. Bu arada birçok kez Can öğretmeniyle mektuplaşır. Kafasında hep Can öğretmeni vardır; 'birgün ona rastlayabilir miyim, benim bu günlere gelmemde onun çok emeği var' diye aklından geçirmektedir.

Hatice Hemşire evlenir, bir çocuğu olur. Evlilik hayatı pek iyi gitmez. Can öğretmenle iletişimini de de kaybetmiştir, aradan epey bir zaman geçer, çocuğunu evlendirir. Günün birinde şiddetli geçimsizlikten dolayı eşinden ayrılır. Kendine ait bir evi vardır. Annesi, babası epey yaşlanmışlar; köyden bir tarafa ayrılmadıkları için babası tarlalarını icara verip, oradan aldığı üçbeş kuruşla, ayrıca Hatice'nin gönderdiği parayla geçinmektedirler.
Hatice Hemşire emekli olmuş, çeşitli polikliniklerde çalışmasını sürdürmekte, hem emekli maaşı almakta hem de çalıştığı ikinci, üçüncü işlerinden iyi paralar kazanmaktadır.
Yalnızlığı kendisini yalnız bırakmaz. Eşi dostu çevresi olsada gönlü boştur. Evine misafir gelip de okul çağındaki resimlerine bakacak olsalar Hatice Hemşire Hocası Can’ı hatırlar herkese ‘benim bu günlere gelmememe sebep bu öğretmenim olmuştur, eğer babama kalsa kesinlikle beni okutmazdı’ diye anlatır. Sonrada boynundaki öğretme-ninin hediye verdiği kolyeyi gösterip ‘ işte bu kolyeyi Can öğretmenim hediye etti bana’ derdi. Öğrencilik döneminde vermiş olduğu ve hala yerine getiremediği sözünden dolayı da içi içini yemekteydi. Oysa Can öğretmenle irtibatını keseli yıllar olmuştu. Ne zaman Can öğretmeni aklına gelse ‘kim bilir şimdi nerelerdedir, ne yapıyordur acaba, oda beni hiç anıyor mudur ki’ derdi.
Can’ın öğretmenlik yapmasının üzerinden neredeyse kırk sene geçmiş, evlenmiş, çoluk çocuğa karışmış, kardeşine layık gördüğü Hatice’yle evlenmesi düşüncesini gerçekleştirememiş, her şey geçmişte kalıp unutulmuştu. Ama öğretmenlik mesleğinin kendisinde bıraktığı hazzı, yaptığı hiçbir işte alamamıştı. Onun için Can, iki kızını da öğretmen olarak yetiştirmiş, biraz olsun iç egosunu tatmin etmişti.
Can’ın evliliği de pek iyi gitmemekteydi. Eşi ile arasında büyük uçurumlar vardı. Saygı sevgi kalmamış evliliği, öylesine sürdürmekteydi. Günün birinde eşinden ayrılır. Kendisini kültür ve sanatla uğraşmaya adar. Bir takım sosyal faaliyetler içinde bulur kendini. Şiir yazar, müzisyen arkadaşları vardır. Artık Can cumartesi ve pazarları kültür etkinlikleri düzenlemektedir. Şiir, Türk halk müziği, Türk sanat müziği, aşıkların saz çalarak atışması gibi sanatsal etkinliklerle zamanını geçirir. Bu uğraşı kendisini çok mutlu etmektedir.
Bir gün bir derneğin Türk halk müziği ve Türk sanat müziğinden oluşan koroları ile şair arkadaşlarının da aralarında bulunduğu toplulukla, yaşlılar evinde bir konser düzenlerler. Konser çok eğlenceli geçmiş, yaşlılar evi yöneticilerinden Can ve arkadaşları takdir almışlar. Can eğlence boyunca yaşlılarla konuşmuş, hepsi kendilerine çok iyi bakıldığını, hemşirelerin ve yetkililerin kendilerine iyi davrandıklarından bahsetmişler, Can’ın yaşlılar evindeki yaşlıların yaşayışı çok hoşuna gitmiştir. ‘Benimde hayatta çok tanıdıklarım var, sevgililerim var. Çocuklarım torunlarım var, ama biliyorum ki arayıp sormazlar. Bende böyle bir yaşlılar evinde ömrümün son günlerini geçirmek isterim’ diye düşünür.
Yaşlılar evine girmenin şartlarını öğrenir. Birikmiş biraz parası ve emekli maaşı vardır. Durumunun oraya girmek için yeterli olduğuna karar verir.
Can günün birinde müracaatını yapar ve yaşlılar yurduna alınır. Artık her ay maaşının bir bölümünü kendine harçlık olarak verirler.
Kalanların içersinde doktor emeklileri, öğretmen emeklileri vardır. Oyun salonlarında oyununu oynar, istediği zaman kahvaltısını yapar, açık alanda tarım işiyle ilgilenir. Kendisine ufak bir evlek vermişler orada domates, biber, salatalık eker, onların büyümesini takip etmek hoşuna gitmektedir. Üç beş ay böyle devam eder, Can yaşlılar evinde yaşamaya artık iyiden iyiye alışmıştır. Ara ara arzu ettiği, sevdiği bir bayan arkadaşı olsun ister. Yüreğinin derinliklerinde sevginin boşluğunu hisseder. Gerçi etrafında hoşlanabileceği yurtta kalan başka bayanlar vardır ama henüz hiçbirine gönlü ısınamamıştı. Şimdi şiirlerini ısrarla dinlemek isteyen ve yurtta kalan birçok yaşlı bayan ve erkek arkadaşları vardır.
Can dışarıdaki bir sürü alışkanlıklarını bırakmıştır. ‘Beni arayıp sormaz’ dedikleri çoluk çocuk, eş dost ve arkadaşlarının hepsi dışarıda kalmış ama içindeki günden güne büyüyen hasretlikleri bir hançer gibi her gün bir yerlerini kanatmaktadır. Hoş, burada da arkadaşlıklar kurmuş ama ya senelerce beraber oldukları kişiler! O kişilerden bazıları yaşlılar yurdunda kaldığını ilk öğrendiklerinde bir iki kez ziyaretine gelmişler ama sonradan kimseler gelmez olmuştu. Herkesin hayatında bir sürü olumsuzluklar oluyordu, onun için hiç kimseyi kınamadı, kimseye gönül koymadı. ‘Yaşamın gerçek yüzü bu olsa gerek’ diye düşündü. Ama burada Can’ı tek teselli eden yurdun baş hemşiresi Nejla Hanımdı. Nejla Hanım da şiir yazıyordu ama Can Beyin şiirleri çok hoşuna gidiyordu.
Can Nejla Hanımın şiirlerinden bazılarını bildiği dergilere yollamış çoğu dergilerde yayınlanmıştı. Göz açıp kapayıncaya kadar iki sene geçer. Bir gün başka bir ilçede kendi yaşlılar evine bağlı bir başka yaşlılar evinin şubesi açılır. Ve oraya Nejla Hemşire idareci olarak atanır. Tüm arkadaşları ve yurtta kalanlar Nejla Hanımın bir başka yere atanmasına üzülürler. Çünkü Nejla Hanım herkesle dosttur. En ufak bir şeyde herkesin yardımına koşan bir hemşiredir. Üzülenle üzülür, sevinenle sevinirdi. Tabi ki kimsenin yapabileceği bir şey yoktu.

Hatice Hemşire emekli olup birkaç poliklinikler de haftanın değişik günlerinde çalışmanın verdiği bıkkınlıkla mesleğini zoraki yaparken, her gün gazetelerin ilanlarından kendine göre yatılı olarak kalabileceği bir iş aramaktadır. ‘Kimsesizler ve yaşlılar yurdu’, ‘çocuk yuvaları veya öğrenci yurtları’ gibi yerlere bakmaktadır ilanlarda. Kendi çalıştığı gibi parça bölük işlerde çalışıp zamanında maaşını alamaması kimi gün gece, kimi gün gündüz çalışması bıktırmıştı Hatice hemşireyi. Bu düşünceler içinde gazete ilanlarına bakarken bir gün bir ilana takılır gözleri. Bu ilanın kendi hayatında ne gibi değişiklikler yapacağını elbette ki bilemezdi. İlanda bir yaşlılar yurdunun sevk ve idaresini yapacak yüksek hemşirelik okulu mezunu emekli bayan hemşire alınacaktır denilmekteydi
Hatice hemşire sabahı zor eder. Bütün aranılan vasıflar mevcuttur kendinde. Müracaatını yapar, bir gün içinde kendinden istenilen belgeleri hazırlar, müracaatının ikinci gününde işe başlar. Bir nahiyeye yirmi dakika uzaklıkta iki yüz dönümlük bir arazi içersinde kurulmuş, içersinde sosyal tesisleri, lojmanları, büyük misafir salonu ve yemekhanesi bulunan bir yere gelir. Etrafı tel örgülerle çevrilmiş mis gibi dağ havasına hakim bu yer sanki cennet gibi gelmiştir Hatice hemşireye. Yaşlı olarak doksan kişi kalmaktadır.
Hatice hemşire de kısa bir sürede erkek kadın tüm kalan yaşlılarla kaynaşmış, birebir herkesle yakından ilgilenmeye başlamıştır. Sabah kalktığında herkese ‘günaydın’ diyor, herkesin ‘halini hatırını’ soruyor, onların ‘gönlünü’ alıyordu. Dertleştiği yaşlılar ‘Yarabbim duam kabul oldu, yavrum sen giden Nejla hemşireyi aratmadın.’ ‘Bak ne güzel sende güler yüzlüsün.’ ‘Ahhh!.. yavrum biz neler işitiyoruz.’ ‘Ya Nemrut birisi olsa suratından düşen bin parça olsa.’ ‘Yok yok Allah razı olsun kızım senden’ diyen birçok yaşlıdan aldığı bu övgüler Hatice hemşireyi daha bir şevke getirmiş, elinden geldiğince daha çok yaşlılarla ilgilenmesini sağlamıştı.
Yaşlı beylerin tavla oynarken başlarına dikilip oyunlarını seyreder, Can Beye de takılmadan edemezdi. Bazen Can tek kişilik yattığı odasından saatlerce çıkmaz, bir yoklama anında, bir öğle yemeğinde veya toplumun içinde olmaması, Hatice hemşirenin dikkatini çeker, odasında onu kontrol eder, çoğu kez Can’ı şiir ve hikaye yazarken görürdü. Oysa Can şiir ve hikaye yazmaya daldığında dünyasını unutur, hiçbir şey umurunda olmazdı.
Hatice hemşire bir gün Can Beyin odasının kapısını çalıp Can’ı şiirleriyle baş başa bulduğunda:
“-Can Bey bir şiirinizi okur musunuz?” demişti de Can da Hatice hemşireye bir şiirini okumuş, şiir Hatice hemşirenin çok hoşuna gitmişti. Can :
“-Sen şiir yazmıyor musun?”
“- Bir şeyler karalıyorum ama benimkine şiir denmez. O anki duygularım işte” der. Can da:
“-Olsun şiir şiirdir getir bakayım, bir gün de senin şiirlerini inceleyim” der.
Hatice hemşirenin bir gün satın almayla ilgili ilçeye inmesi gerekiyordu. Üzerinden iş elbisesini çıkardı, eteğini bluzunu giymişti ki kapısı çalındı. Kapıyı açtı baktı, Can Bey.
“-Buyurun Can Bey, bir şey mi istemiştiniz”? dedi Hatice hemşire.
“-Sizin getireceğiniz yok bana, şiirlerinizden birkaçını verebilir misiniz? Okuyup bakayım bir” dediğinde Hatice Hemşire :
”-Tabi. Bir dakikanızı rica ediyorum” deyip masanın üzerinden aldığı kolyeyi ince zarif boynuna takarken Can Bey:
“-Bu bluze bu kolye çok yakışıyor, sizde çok güzelsiniz” deyivermişti. Hatice hemşire bu iltifata ‘teşekkür’ edip:
“-Bu kolye benim öğrencilik yıllarımdan, şu anda soy ismini unuttuğum senin ismini taşıyan bir öğretmenimin hatırasıdır. Belki kırk elli senelik hatıra, bu benim uğur kolyem” demiş, sonrada geçmişte yazdığı şiirlerden bir demet Can Beye verip:
”-Kusura bakma nahiyeye inmem gerekiyor minibüsü fazla bekletmemeliyim” diyerek beraber çıkarlar. Tabi Hatice hemşire nahiyeye yurt için satın alınacak gereksinimler için satın alma memuruyla nahiyeye inmek için hareket ettiğinde, Can kafasında beliren bir sürü düşüncelerle baş başa kalıvermişti geride. Üzerine çakıl taşı dökülmüş yoldan yurdun giriş kapısına doğru ilerlerken askerliğini yaptığı köy geldi aklına. Öyle ya kendiside ‘bir kolye hediye’ etmemiş miydi? Hatice ismindeki öğrencisine. Geçmişi bir sinema şeridi gibi geçivermişti gözlerinin önünden. Ne demekti ‘senin ismini taşıyan’ demek ki o kolyeyi de ona Can isminde bir öğretmeni vermişti. Hayatın acımasız çarkı içersinde ara sıra askerlik anıları anlatıldığında Hatice öğrencisi aklına gelir, onun hep çalışkanlığını terbiyesini güzelliğini anlatırdı başkalarına. ‘Hayatta ancak öldüğümde üzerimden çıkarılacak bir hediyedir’ bu demişti Hatice hemşire. Ne demek istemişti? Ama gelince muhakkak sormalıydı. ‘Sen nerelisin?’ diyecekti. ‘Merzifon’un Bulak Köyündenim’ derse tamamdı. Büyük bir heyecanla Hatice hemşirenin nahiyeden dönüşünü beklemeye başlar.
Hatice hemşirenin de içine bir kurt düşmüştü. İsmi tutuyordu, ya soyadı? Öğrenciyken hep ‘Can öğretmenim’ dediğinden aklına soyadı yer etmemişti. Ama Yurt kayıtlarındaki soy ismi Cantürk’tü. Yüreğinin derinliklerinde bir şeylerin yandığını hissetti. O zamanlar on dokuz yaşındaki yakışıklı öğretmeni Can şimdi atmış yaş civarında olmalı diye düşündü Can Beyde o yaşlarda gözüküyor. Şayet öğretmeniyse, öğrencisiyken bir türlü söyleyemediği ‘öğretmenim ben seni çok seviyorum, ben sana aşığım’ sözünü. Acaba şimdi söyleyebilir miydi ki? Ya öğretmeni, yani Can Beyin duyguları nasıldı? Can Beyin Hatice’yi kardeşi için düşündüğünü Hatice bilmiyordu.
Aradan epey seneler geçmiş Can Beyin kardeşi evlenmiş, şimdi mutlu bir evliliği vardı. Hatice ile ilgili duygusunu Can yalnız büyük annesine açmış o duygu ve düşünceler seneler öncesinde kalmıştı. Ama şimdi Hatice’nin tek düşündüğü şey, acaba Can Bey ‘öğretmenlik yapmış mıydı?’ Bulak köyünde yapmışsa kesinlikle odur. Şimdi bile ‘sevecen, kültürlü, yakışıklı’ birisi, büyük bir şevkle ufakta olsa bir hediye paketi yaptırdı. Dönünce yaşlılar evi vakfının müdürüne rica edip ‘bu hediyeyi sen verir misin benim yerime’ diyecekti. Şayet düşündüğü öğretmeni ‘Can öğretmeni’ ise. Kaderin kişileri ne zaman ve nerelerde karşılaştıracağı bellimi olurdu ki.
Akşam alınan erzaklarla birlikte yaşlılar yurduna dönüldüğünde, büyük bir heyecanla ve sabırsızlıkla iş elbisesini giyer, yardımcı hemşireden, ‘her şey yolunda bir yaramazlık yok’ cevabını aldıktan ve topluca yenen bir akşam yemeğinden sonra, kimi Televizyondan haberleri izlemeye, kimi yarım kalmış tavla maçına, kimi yaşlılardan yürüyüşe çıkanlara kadar herkes yapacakları işlerin meşgalesine koyulurlar. Hatice hemşire çalışma odasından bir düğmeye basar, yanına gelen yardımcı hemşireye:
“-Can Beyi çağırır mısınız” der. Biraz sonra Hatice hemşirenin odasına giren Can Bey:
“-Buyrun Hatice hanım beni çağırmışsınız”.
“-Lütfen oturun, biraz konuşalım istedim sizinle. Sizin yaşamınızı, geçmişinizi çok merak ediyorum”. deyip bir taraftan da içinden şayet o ‘beklediği cevabı alamazsa mahvolacağını’ biliyordu. Ama her şeye karşın içindeki merakını giderecekti. Canın kendisini her gördüğündeki o gözbebeklerinde beliren sevinç yansımalarını, içgüdüsel olarak hissederdi. Şimdi de kendi gözbebeklerinin içine bakarak, Can’ın ‘Makine teknikeriydim, uzun yıllar özel sektörlerde çalıştım, sonra evlenip çoluk çocuk sahibi olduk. Alın yazısı mı dersiniz, kader mi dersiniz, eşimle anlaşamadım ayrıldık, sonrasını biliyorsunuz işte’ demesi beklediği bir cevap değildi. ‘Ya askerlik döneminiz’ diye sormuştu. Can ‘askerliğimi Merzifon’un Bulak köyünde öğretmen olarak yaptım’,der demez Hatice hemşire yayından kurtulmuş bir ok gibi yerinden kalkıp çalışma masasının kenarından yarım bir daire çizerek masanın önünde oturan Can Beyin ellerine sarılır ve Can Beyin ellerinden öper:
“-Ben senin öğrencin Hatice Yeşil’im” der. Can öğrencisi olduğunu bilmezden önceki sevgisi ve ona karşı beslediği hisler birden gözlerinin önüne gelir, gözleri kararır büyük bir sukutu hayale uğramanın verdiği eziklik ve yıkılmışlığın arasında oturduğu koltuğa bir pelte gibi yığılıp kalmıştır. ‘Olamaz olamaz’ diye. Gerçi Can’ında kafasında yurda dönsün ‘sen nerelisin?’ diye soracaktı ama Hatice hemşire biraz daha önce davranmıştı. Can yavaş yavaş kendine gelirken Hatice’nin boynundaki kolyeyi parmakları arasında çevirip:
“-Evet bu benim aldığım hediye” deyip ayağa kalkarak Hatice hemşireyle sarmaş dolaş olurlar. Senelerin verdiği özlemle birbirlerini kucaklarlar. Can büyük bir ikilem arasındadır. Hatice hemşire bir taraftan öğrencisi ama diğer taraftan ona karşı bir şeyler hissetmektedir. Aradan yıllar geçmiş, karşısında hâla güzelliğinden bir şey kaybetmemiş bir kadın durmaktadır. Bunu Hatice hemşirenin kendisine hissettirdiği kadar açıkça hissettirememektedir, Can bir taraftan kollarının arasındaki Hatice hemşireye sarılırken daha yeni yeni geçmişine gitmiş o ‘öğretmenim ben çözüyüm problemi’ deyip parmak kaldırdığı öğrencisi Hatice’yi kollarının arasında görüp kucaklamayı kesmiş:
“-Bilemiyorum Hatice. Seni seviyorum ama bu yaptıklarımız doğru mu?” diyebilmişti.
Can ve Hatice hemşire yerlerine oturup ayrı kaldıkları senelerdeki geçmiş günlerini acı ve tatlı bir anı olarak birbirlerine anlattılar. Hatice hemşire Can’ın sözünü kesip:
”-Ama hocam, o öğrencilik yıllarında da ben seni çok seviyordum. Sana aşıktım! Birbirimizin izini kaybettik ama ben her zaman seni düşündüm, hiç aklımdan çıkmadın ki. Saçların biraz aklanmış , biraz göbek bağlamışsın o kadar. Ben onbir yaşındaydım sen ondokuz.” Can dikkatlice Hatice hemşireyi süzüyor, içinden hala yanağındaki o gamzesini, gözlerindeki o ışığı görüyordu:
“-Benim de senin gibi bir sevgiliye, bir can yoldaşına ihtiyacım var!” demekle yetinmişti.
Hatice hemşire yurdun lojmanında oturmaktadır. İki odası, bir salonu, mutfağı, banyosu pırıl pırıldır. Yurttan aldığı ücret öyle çok yüksek olmamasına rağmen bütün ihtiyaçlarını yurttan karşıladığı için doğru dürüst maaşını harcamamaktadır. Ayrıca emekli maaşı da vardır. Akşam yattığında gözüne uyku girmez,’benimde senin gibi bir can yoldaşına ihtiyacım var demişti’ Can kendisi de öyle değil miydi? Oysa Can’ında gözüne uyku girmemişti. Öğrencisiyken kendisine olan tutkunluğunu hoş karşılıyordu . O zamanlar kendisinin de aşka dönüşmeyen bir duygusu vardı Hatice’ye karşı ama şu anda kendisinin de bir şeyler hissettiğinin farkındaydı.
Ne Hatice hemşire, ne de Can ilk kez sabah horozların öttüğünü duymuşlardı. Uykusuz geçen bir gecenin sabahında Hatice hemşire saatin dokuz buçuklara doğru geldiğini fark ettiğinde hemen Telefon a sarılıp yurt müdürü Murat Beyi aramış, daha önce konuştukları gibi:
“-Nasıl müdürüm, her şeyi hazırladınız mı?” diye sormuş, Murat Beyden:
“-Her şey arzu ettiğiniz gibi hazır” yanıtını alınca içi biraz olsun rahatlamıştı.
O gün yemekhanede hummalı bir çalışma vardı, herkes bir şeyler yapıyordu ama bu hazırlığın ne için olduğunu Murat Bey ve Hatice hemşireden başka kimse
bilmemektedir. Yurdun, dışardan gelecek misafirlerinin ağırlanması için, kullanılan büyük yemek salonunda masalar, servis tabakları ile donatılır. Salonun gerekli temizliği ve bakımı yapılmış, yurttaki öğlen yemeğinde ‘tüm yaşlılara ve çalışanlara akşam yemeği misafir salonunda verilecektir’ denildiğinden, akşam saat altıya doğru herkes birer ikişer yemek salonundaki masalarda yerlerini almaya başlamışlardı.
Murat Bey ayrıca vakfın merkezindeki Vakfın Müdürünü ve Kurucu Üyelerden kimler müsaitse, yurdun akşam yemeğine çağırmış, onlarda kendilerine ayrılan masalarda yerlerini almışlardı. Can Bey öğle yemeğinde söylenilen duyurunun ardından akşam ancak özel günlerde kullanılan salonda yemek yenileceğini duyduğundan, yeni takım elbisesini giymiş, gayet ‘şık’ bir durumda gelen misafirleri görecek bir yerde; önden bir masada oturuyordu. Yemekler yenilir ama salonun en önünde duran boş bir masa ve iki sandalyeye Can bir yorum getiremez . Bu arada Murat Bey masanın önünde duran mikrofonu eline alıp, Vakfın Genel Müdürüne, üyelerine ve gelen başka misafirlere:
“-Hoş geldiniz!” der, günün mana ve önemini belirten konuşmasına başlar:
“-Kıymetli misafirler! Ben şimdi sizlere senelerce birbirlerini görmemiş iki değerli insandan bahsedeceğim. Biri kıymetli baş hemşiremiz Hatice Yeşil’den, diğeri yurdumuzda kalan kendisini sanata ve kültüre adamış kıymetli büyüğümüz şair ve yazar Can Cantürk Beyden. Ancak kendileri kendilerini en iyi anlatabilirler düşüncesin-deyim, onun için sözü Hatice Yeşil’e bırakıyorum.” Hatice hanım büyük bir heyecanla mikrofonu eline alır:
“-Sevgili misafirler, kıymetli büyüklerim. Şuanda çok heyecanlıyım, kusurlarımı lütfen hoş görün. Can Bey benim kırkbeş sene önce öğretmenimdi. Askerliğini öğretmen olarak yapmak üzere bizim köye atanmıştı. Biliyorsunuz köylerde kız çocukları okutulmaz, ufak yaşta başgöz edilir, bağ bahçe işlerinde çalıştırılır, tarlada, harmanda, hayvan gütmede, süt sağmada, ahır temizlemede çalıştırılır. Sonra onu yemekte, çocuk bakımında, koca hizmetinde görürsünüz. İşte Can öğretmenim babamla görüşüp beni okutması için ağzından ‘söz’ almış, iki senelik öğretmenliği bittikten sonra benimle mektuplaşarak babamın beni okutup okutmadığını takip etmiştir.” Hatice hanımın konuşmaları sürerken Vakfın durumu bilip de haberdar ettiği bir televizyon kameramanı da çekim yapmaktaydı. Hatice hemşire kendi yaşamını anlatmaya devam eder:
“-Seneler öncesi öğrencisiyken ‘aşık’ olduğum öğretmenime bu seçkin yurdunuzda tekrar karşılaştım. Şimdi huzurlarınıza kıymetli öğretmenim Can Beyi çağırıyorum”. Can Bey bu konuşma üzerine afallar, etrafına bakınır, çağırılan kendisinden başkası değildir. Hatice hemşire’yi öylesine kendisi için teşekkür edip inecek sanır konuşmalarından. Zorunlu olarak masasından kalkar, Hatice hemşirenin yanıbaşına geldiğinde, Hatice hemşire örf ve adetleri yıkarcasına yurtta kalanların ve gelen misafirlerin karşısında bir bayan olarak Can’a :
“-Benimle evlenir misin!? der. Can hiç beklemediği bu soru karşısında donup kalır. Kekeleyerek:
“-Evet” der.
Bu arada mutfakta önceden hazırlanmış dörtkatlı bir pasta getirilir, masanın üzerine bırakılır. Murat Bey masanın önünde ayakta dikilen Can Bey ve Hatice hemşirenin yanına gelip cebinden çıkardığı ufak bir kutunun içersinden kırmızı kurdeleyle bağlanmış iki yüzük çıkarır:
“-Efendim, birbirlerini seven bu iki insanın böyle bir günde nişan yüzüklerinin takılması mutluluğunu bana vermelerinden dolayı teşekkür ediyorum. Her ikisine hayatları boyunca sağlık ve mutluluklar diliyorum” dedikten sonra önce; Hatice hemşirenin, sonra da Can Beyin yüzüklerini takar,tekrar mutluluklar diler. Sonra da Vakıf Müdürünü çağırarak kurdeleyi kesmesini rica eder.
Hatice hemşire mikrofonu eline alarak tüm konuklara, Can beye dönerek boynundaki kolyeyi gösterip:
”-Ben öğrenciyken bu hediyeyi almakla bana çok büyük bir sürpriz yapmıştınız, bilmiyorum hatırlıyor musunuz? Ben size ne demiştim? ‘Ben de okuyup sizin gibi bir yerlere gelirsem o zaman size bir sürprizim olacak’ demiştim, işte bu nişan yüzükleri de benim size sürprizim” diyerek Can Beyin kesip, kendisine ikram ettiği pastayı ağzına alırken, o da aynı şeyi Can Beye karşı tekrar etmişti. Sonra da mutlu bir şekilde masanın önünde kendileri için hazırlanan sandalyelerine oturup geç saatlere kadar yemek ve eğlence faslı sürdü.
Artık Can Beyle Hatice hemşire düğün zamanına kadar hazırlıklarını yapmışlar, düğünü de Vakıf Müdürünün ısrarı ile şehirdeki merkez Yaşlılar Bakım Yurdunda daha görkemli bir şekilde yapmışlar, şimdi Can’la Hatice hemşire kaldıkları bakım yurdunun lojmanında oturmakta ve beraberliklerini mutlu bir şekilde sürdürmektedirler.

  Yorum yazılmamış.
Yorum Yazılmamış... Sponsor Bağlantılar

Bu Sayfayı Yazdır
Yorum Yapmak istermisiniz ?
Yorumlar Editörler Tarafından Okunduktan Sonra Sitede Yer Alıcaktır.
İsminiz &  Nickiniz:     

Mesajınız     :

 
Güvenlik Kodu :

 
 + En Çok Okunanlar    + Yeni Eklenenler    + Rastgele
En çok indirlen mp3ler Sivas kangalı (37695)
Logo Nedir ? (29970)
Yeni Nickler (29793)
Danette 2'lim Ödüllü Oyun (24227)
Müze Nedir ? (23953)
En Buyuk Kaplan (21447)
Mimar Sinanın Eserleri (19129)
Amblem Nedir ? (12543)
5 Dakikada Felç Eden Deniz Anası (10477)
Teknolojinin Zararları (10386)
81000377 ve 81000378 Hata Kodu Çözümü (10014)
 
En Son Eklenenler Wordpress Teması indir
Hangi Hastalığa Hangi Besinler Alınmalı ?
Kan hastalıkları nelerdir ?
3 Pittbulun timsahı Parçalama Anı
dünyanın en güçlü eklem bacaklısı
Dünyanın En Kaslı Adamları
Timsah Yutan Yılan Çatladı
Atatürk Ve Sanat
Dynasty Wars
Dyter 07
Die Hard Serias
 
Rastgele Atatürk Döneminde İç Ve Dış Politika
İnsan Kemiklerinden Dekorasyon
Düzenli Uyku
Silikajel Nedir Ne İşe Yarar
Dobermanlar
Çevre dostu cam mozaikler...
Atlantis astronotları uzayda yürüdü
Yeni Yılın Yıldızı Olmaya Hazırmısınız?
burçların arapçası
Nokia n99i
Öykü & Berk
 

  Copyright  ©2005 - 2006 Yorumla.Org